Câbir Usfûr | Muhammed Mendûr Eleştirisinin Değişkenleri

Câbir ‘Usfûr – Arap edebiyatı eleştirmeni
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin

Muhammed Mendûr (1908-1965)’un 1939 yılında burslu olarak gönderildiği Fransa’dan döndükten sonra geçirdiği on yıl, kelimenin tam anlamıyla verimli geçen yıllardır. Mendûr, bu on yıl zarfında kendisini -haklı olarak- dönüşüm kuşağının en gözde eleştirmenlerinden biri haline getiren bir dizi ürün vermiştir. Kendisi, politik düzeyde liberalizmi, yaratıcılık düzeyinde romantizmi, edebî eleştiri düzeyinde de dışavurumculuk kuramının geleneksel çerçevesini aşma çabasındaydı. Fransa’dan dönüşünün ardından geçirdiği on yıl süresince göstermiş olduğu üstün performansını anlamak için, bu süre zarfında kaleme aldığı kitaplarına kısaca göz atmak yeterli olacaktır:

  • fi’l-Mîzâni’l-Cedîd (Yeni Ölçü Üzerine)
  • Nemâzic Beşeriyye (İnsan Modelleri)
  • en-Nakdu’l-Menhecî ‘inde’l-‘Arab (Araplarda Metodik Eleştiri)
  • Menhecu’l-Bahs fi’l-Edeb ve’l-Luga (Edebiyat ve Dilde İnceleme Metodu)
  • fi’l-Edeb ve’n-Nakd (Edebiyat ve Eleştiri Üzerine)
  • Difâ‘ ‘ani’l-Edeb (Edebiyat Savunusu, çeviri)
  • Manhacu’l-Bahs fi’l-Edeb ve’l-Luga (Edebiyat ve Dil İnceleme Metodu, çeviri)

İlginçtir ki bu özgün eleştiri faaliyetleri -ki eleştirmenin yukarıda belirtilen eserlerinden ilk ikisinde yer verdiği şiir eleştirisine ilişkin söylemlerini ele almaya çalışmıştım-, Mendûr’un bizzat iştirak ettiği yoğun olaylar ve tutumlar döngüsünün merkezinde gerçekleşmiştir. Sözgelimi Mendûr, on yıllık zaman sürecinde sadece doktora tezini hazırlayarak doktora derecesi almakla kalmamış, Kahire ve İskenderiye üniversiteleri arasında öğretim görevlisi olarak mekik dokumuştur. 1944’te ise bu görevinden istifa ederek kendini yazmaya ve avukatlık mesleğine vermiştir. Bu sırada “es-Sekâfe”, “er-Risâle”, “el-Ehrâm”, “el-Mısrî” dergilerinde ve “el-Vefd el-Mısrî” gazetesinin akşam baskısında yazılar yazdı. Bunun yanısıra haftalık “Ba‘s” dergisini çıkardı. Sıdkî’nın iktidardan düşmesinin ardından “Savtu’l-Umme”nin yazı işleri müdürlüğünü üstlendi. Daha sonra bir avukatlık bürosu açtı, parlamento seçimlerinde aday oldu. Bu arada en az yirmi kez gözaltına alındı; komünistlik suçlamasıyla bir yıl kırk gün süreyle hücre hapsine tabi tutuldu. Ateşli politik kavgalar, rakiplerine karşı açtığı davalar, düşünce ve eleştiriyle ilgili çekişmeleri, yazılar yazdığı ya da yazı işleri müdürlüğü yaptığı bir çok gazete ve derginin kapatılmasına karşı yürüttüğü mücadeleler… Zamanın çarkında kısacık on yıla sığdırılan, ancak bütün yoğunluğuyla bir ömre bedel fırtınalı bir hayat döngüsü. Bu yoğun yaşantısına rağmen Mendûr, modern eleştiri tarihimizle ilgili bir dizi temel kitap yazmanın yanısıra, edebî araştırma metodolojisinin belirlenmesinde önemli bir yere sahip iki kitap çevirdi.

Arap Şiiri ve Sorunları

Edebiyat ve Eleştiri Üzerine” adlı kitabını bitirdiği 1949 yılı, Mendûr’un hayatının bu verimli döneminin sonu oldu. Aynı yılın yaz mevsiminde Beyrut’ta çıkan “el-Edîb” dergisi (C.8,12), Mahmûd Emîn el-‘Âlim’in “Arap Şiirinin Geleceği” adlı makalesini yayınladı. el-‘Âlim makalesinde Arap şiirinin durumunu eleştiriyor, kusurlarına işaret ediyordu. el-‘Âlim, Arap şiirinin sorununun bir biçim sorunu olduğunu, Arap şiirinin dilsel deneme aşamasında bulunduğunu, son dönem şairlerin, kıvrak zekâ ve rastlantının önemli bir rol oynadığı söz oyunundan başka bir şey yapmadıklarını ve katışıksız lirizmin hâlâ şiirsel ürünün bütünlüğünü oluşturduğunu vurguluyordu. Zira şiirsel anlam, şiir ürününün değeri konusunda bir hüküm vermede güçlü dayanak olma özelliğini sürdürüyordu. Buna karşılık Mahmûd Emîn el-‘Âlim, iyi şiiri şu şekilde niteliyordu: “İyi şiir, kendisini oluşturan yapılardan insanî bir gerçekliği yaratan şiirdir.” el-‘Âlim, Arap şiiri krizinin aşılmasında çözüm olarak “kapalı şiirsellik”ten kurtulmayı ön görür. Bu da ya nihaî olarak kafiyeden kurtularak yapısal ve dilsel açıdan başka dizelerin izini sürecek biçimde şiir dizesinin önünü açmakla, ya da kafiyeyi şiirin dilsel düzeninin nihaî bir biçimi olarak değil de melodik bir tınısı olarak korumakla gerçekleşir. el-‘Âlim, önerdiği bu çözümün tamamen biçimsel bir işlem olduğunu kabul ediyor; ancak -yukarıda ifade ettiğimiz gibi- söz konusu biçimsel değişikliğin bile etkisinin son derece büyük olacağını düşünüyor. el-‘Âlim, serbest şiire -burada Batılı anlamdaki serbest şiir terimini kastediyor- yönelişin, Arap şiiri açısından henüz erken olduğunu ve ifade araçlarımızı gerçekten geliştirmek suretiyle nihaî bir şiir hedefinin güdülebileceğini belirterek makalesini bitiriyor. Mahmûd Emîn el-‘Âlim’in bu makalede ifade ettiği görüşlerin, “Kırıntılar ve Kül”ün önsözünde ifade edilen görüşlerden daha olgun ve daha bütünleyici olduğu açıktır. Bu durum muhtemelen, –Kırıntılar ve Kül’deki görüşlerin aksine- el-‘Âlim’in Marksist Eleştiri gibi açık bir yöntemi benimsemesinden kaynaklanmaktadır. Zira el-‘Âlim, Nâzik el-Melâ’ike’yle bir yerde buluşarak Arap şiirinin biçiminde yapılacak yenileşmenin onun niteliğinde bir gelişme kaydetmesinin teminatı olduğunu düşünse de, Marksist Eleştiri şiir ürününü ve şiirin kültürel misyonunu bütüncül olarak kavramaya daha yakındır. el-‘Âlim, şiirin değerini hayattan alıp hayata verdikleriyle ölçerken, uygarlığın mantığına ve onun işleyiş kurallarına diyalektik bir yaklaşımı da dile getirmiş olmaktadır. el-‘Âlim’in, Arap eleştirmenleri arasında erken bir dönemde sanat eserinin sanatsal yaratı sürecinde içerdiği anlam, öznel olayın hümanist bir olaya ve tikelin tümele dönüştürülmesi sorunlarını makalesinde ilk kez ortaya atan yazar olduğunu iddia edersek abartmış olmayız. el-‘Âlim, şiirin lirik niteliğinin, dilsel ve retorik pratiğinin altını çizerek Arap şiirinin teşhisinde en isabetli davranan eleştirmendir.

Mendûr’un hayatında verimli dönemin 1949 yılında noktalandığını ifade ederken, bu yılın, onun eleştiri pratiğinden koptuğu sürecin başlangıç yılı olduğunu kastetmiştim. Mendûr, bu süreçte daha sonra amansız bir hastalığa yakalandı. Bu arada gitgide sosyalizme kayan Temmuz 1952 Devrimi’yle ve Mendûr’un 40’lı yılların başlarında savunup Sıdkî’nin iktidarı döneminde pek çok kez tutuklanmasına neden olan sistemin uygulanmasıyla birlikte Mısır’da sosyal konjonktür değişime uğradı. Devrimle birlikte Mendûr, sosyalist değerler dünyasıyla fiilen tanışıp yaptığı ziyaretler yoluyla da sosyalizmi yaşama fırsatı buldu. Bütün bunlar, onu realizm anlayışını kısmen revizyona tabi tutmaya ve ölümünden kısa bir zaman önceye kadar “ideolojik eleştiri” adını verdiği yeni bir eleştiri türünü savunduğu eski yöntemini gözden geçirmeye sevk etti.

İleri Düzeyde Bir Eleştiri Çabası

Yine Devrim’le birlikte Mendûr, şiir eleştirisinde yeni bir döneme girdi. Mendûr, bu dönemde Veliyuddîn Yeken’den başlayarak Apollo ve serbest şiir akımının duayenleriyle son bulan modern Mısır şiiri araştırmaları üzerine yoğunlaştı. Kurulduğu 1953’ten bu yana Arap Araştırmaları Enstitüsü’nde bu konuda konferanslar/dersler verdi. Bu konferanslarda Mısır’da çağdaş Arap şiirinin tarihini yazma, onun tarihsel aşamalarını ve sanatsal yönelişlerini sınıflandırma çabasını taşıdı. Onun bu çabası, Arap şiirini üç kategoriye ayırdığı ve sonuncusu üzerindeki çalışmasını 1958 yılında bitirdiği sınıflandırmayla “Şevkî Sonrası Arap Şiiri” adlı kitabında gün yüzüne çıktı. Bu, öncekilerle karşılaştırıldığında ileri düzeyde bir çabadır. Zira Mendûr modern Mısır şiirinin gelişimini, Diriliş ya da Canlanma Aşaması, romantik akımın öncülerini ve özellikle de Apollo’yu kapsamına alan Romantizm Aşaması, serbest şiir ya da Mendûr’un adlandırdığı şekliyle Gerçekçilik Aşaması olmak üzere üç kategoriye ayırırken, söz konusu aşamaların düşünsel ve sosyal ilkelerine dayalı bir tür bilince yöneldi. Bunun yanısıra gelişiminin üç aşaması boyunca çağdaş Arap şiirinin, bizzat toplumsal değişimle sıkı bir ilişki halinde olan şematik bir çizgide seyrettiğini gözlemledi. Onun bu gözlemi, şu sözlerinde öne çıkmaktadır: “Bizdeki şiir anlayışlarının gelişimi ve şiirin hedefleri, doğal bir seyir izlemiştir. Şiirimiz dünyadaki düşünce akımlarından bir ölçüde etkilenmişse de, hayatımızın birbirine bağlı genel ve sanatsal halkalarıyla paralel olarak gelişmiştir. Her eğilim, bünyesindeki tezatlar nedeniyle sürekli gelişme gösteren bütün bir hayat gibi, doğal olarak, önceki eğilimin aşırılığına ya da sapmasına tepki olarak doğmuştur.” Dahası, Mendûr’un söz konusu çabasında oluşturduğu şema, kendisinden sonra gelen bir çok araştırmacı tarafından da hâlâ kabul görmektedir. Bu araştırmacılar, hem sınıflandırma, hem planlama, hem de yöntem açısından Mendûr’u takip etmişlerdir. Öte yandan Mendûr, – söz konusu çaba çerçevesinde- bir grup şairi, katkıda bulundukları tarihsel aşama içerisinde yapmış oldukları etkin faaliyetleri ele alan özel incelemelere tabi tuttu. Halîl Mutrân (1954), İbrâhîm Abdu’l-kâdir el-Mâzinî (1954), Veliyu’d-dîn Yeken (1955) ve İsmâ‘îl Sabrî (1955) ile ilgili kitaplarında böyle bir inceleme yoluna gitti. Bu çaba, onun tarihsel aşamaları ve sanatsal yönelişleri şematize etme hırsını ortaya çıkardığı kadar, Arap eleştirisi için “yönlendirici olmaktan çok betimlemeyi, analiz etmeyi, tanımlamayı ve bilgilendirici olmayı hedefleyen” bir tarzda şairleri ele alan özgün bir metot ortaya koydu.

Açıktır ki Mendûr’un altmışlı yılların başlarında tiyatro üzerine yoğunlaşması ve bu yoğunlaşmayla birlikte sosyalist ve estetikçi eleştirmenlerle kurduğu diyalog ve o yıllarda Mısır’da yaşanan toplumsal gelişmeler, onu Toplumcu Gerçekçiliğe ve edebiyatın genelde siyasî bir misyonunun olduğu inancına götürüyordu. Bu misyon, ekonomik ve sosyal görüntünün ardındaki itici değerleri keşfedip ortaya çıkarmakla ilgiliydi.

Mendûr’un altmışlı yılların başlarında tiyatro üzerine yoğunlaşması, bu yoğunlaşmayla birlikte sosyalist ve estetikçi eleştirmenlerle kurduğu diyalog ve o yıllarda Mısır’da cereyan eden toplumsal gelişmelerin, onu sosyalist gerçekçiliğe ve genelde edebiyatın sosyo-ekonomik görüntülerinin ardında gizli olan siyasî bir misyonunun olduğu inancına götürdüğü açıktır. Bu keşfediş, yeni gerçeklikle zihni aydınlanan bireyin, geri kalmış gerçekliğini aşarak altmışlı yıllarda önemli şahsiyetlerin yıldızlarının parladığı sosyalist uygulama modeline yakın başka bir gerçekliğe dönüşmesini sağlayan pozitif, etkin bir güç haline getiriyordu.

Genel anlamda edebiyatın misyonuyla ilgili olan bu anlayış özelde şiire uygulandığında, eleştirel analiz, kırklı yıllarda Mendûr’un da yaptığı gibi zevk yoluyla algıladığımız sanatsal ve duygusal tepkileri bünyesindeki özelliklerin gereği olarak içimizde uyandıran salt biçimle sınırlı kalmayacak, bu biçimin potansiyelinde var olan içeriğin izini sürerek bireyin ve toplumun ileriye dönük devinimini destekleyen hedefin olumlu yönüne de uzanacaktır. Bu aşamadaki hedeften kastedilen, salt yitik hikmet, sırf duyguların dile getirilmesi ya da hayata duygusal bakış açısı değildir. Kastedilen, topyekün insanlığın adaleti, iyiliği, refahı ve mutluluğu için şimdinin ötesinde ilerici bir hedeftir. Buna göre hedefsiz şiir, şimdiyi dile getiren bir tür “yankı edebiyatı”ndan başka bir varlık gösteremez hale gelir. “Başka bir ifadeyle hedefsiz şiir, şimdiyi aksetmekle, onu tasvir edip canlandırmakla yetinir. Oysa ‘güdümlü edebiyat’, ‘öncü edebiyat’ yani şimdiki zamanın ötesinde daha uzak amaçlara doğru, insana ve topluma öncülük etmeye çabalayan edebiyat olarak adlandırılır. Söz konusu öncülük, “şimdi”yi değiştirmek, onu parçalamak ya da daha fazla mutluluk ve refah getirecek sağlıklı bir süreç olduğuna inanarak, insanın ya da toplumun yaşadığı aşamayı hızla kat etmek suretiyle gerçekleşir.

Edebiyatın Toplumsal Misyonu

Edebiyatın toplumsal misyonu üzerinde odaklanan bu vurgu, siyasî iktidarın resmî sloganı haline gelen sosyalist uygulama alanında Mısır toplumunun seyriyle giderek o denli istikrarlı bir tırmanışa geçmiştir ki Mendûr’un hayatının son dönemlerinde gücün ve netlik kazanmanın zirvesine ulaşmıştır. Bu da Mendûr’u, kendi eleştiri metoduna, edebiyatçının toplum yaşamında -genel anlamda- oynayacağı ideolojik ilerici rolle bağlantılı olan yeni bir ad belirlemeye sevk etmiştir. Bu noktada karşımıza, kırklı yılların ve ellili yılların başlarında egemen olan “dışavurumcu” söylemin yanında yeni bir söylem çıkmaktadır: “yansımacılık”. Bu yeni söylem, sosyalist felsefenin sanata ilişkin estetik bakış açılarını kavramaya çalışarak, metodunu Mısır’da değişmekte olan sosyo-politik gerçekliğin seyriyle uyum sağlayacak biçimde gözden geçiren Mendûr’un çabasıyla su yüzüne çıkmaktadır. Bu yeni söyleme göre “edebiyat, hayatın gerçekliğinin ve gelişiminin bir yansımasıdır. Ancak söz konusu yansıma negatif değil, pozitif bir yansımadır. Zira edebiyat, hayata ivme kazandırmak, onu daha ilerilere götürmek için tekrar hayata döner. Böylece hayattan aldığının daha fazlasını tekrar ona verir. Bu, sosyalist felsefenin edebiyata ilişkin diyalektik anlayışıdır ve mekanik sosyalist anlayıştan farklılık gösterir. Sosyalizmin mekanik anlayışı, hayatın maddî gelişiminin düşünceyi geliştirdiğini, düşüncenin bu gelişime zemin hazırlamadığı gibi maddeden sonra geldiğini savunurken, diyalektik anlayış düşünceyi, salt mekanik bir yansıma olarak değil, gelişmeye ve ilerlemeye götüren etkin bir güç olarak görür.

Böyle bir edebiyat anlayışı, bizi bir taraftan başka bir tarafa ya da bir aşamadan başka bir aşamaya götürür. Diğer bir ifadeyle bizi, herhangi bir zevk bağlamında şiiri hayatla belli belirsiz bir bağla ilişkilendiren “dilsel analiz estetiği”nden, şairin ilk etapta sınıfsal mücadele sorunundan edindiği belli bir tutumun estetik biçimi niteliğiyle edebiyatla ilişki içinde olan “yansıma kuramı”nın doruğuna götürür.

Mendûr, şiirin biçimini yalnızca zevk temelinde tartışıyordu. Bu nedenle de şiirde, alıcının/okuyucunun iç dünyasını harekete geçiren, tartışmaya açık gücün sahip olduğu ilişkilere dikkat ediyordu. Zira zevk -tarih boyunca var olsa da- ne bir yargıya varmada kesin bir standart, ne de yorumlamada tam bir öznellik taşımaktadır. Bunun yanı sıra, biçim üzerindeki bu odaklanma, -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- şiirdeki ikincil anlamlara ve içeriğe karşı biçimin yüceltilmesine sevk ediyordu.

İkinci aşamada ise Mendûr’da anlam, sanatçının tutumuyla eşanlamlı hale gelerek, şiirin paha biçilmez iki yüzünden biri olur; yani anlam ancak biçim ya da şekil aracılığıyla ortaya çıkabilir. Zira şiirdeki herhangi bir tutum ancak bir biçimle var olabilir ki bu, şiirin olmazsa olmaz değerinin ikinci yüzüdür. Diğer bir ifadeyle; söz, anlam, duygu ve tepkilerle ilgili klasik terimler, yansıma kuramına dayanan herhangi bir eleştirel standart karşısında büsbütün kapalı bir hale dönüşür. Dahası, hayat teriminin kendisi bile tamamen hipotetik bir görüntü sergiler. Zira Mendûr’un sanatsal duruşunun ilk aşamasında tek yönlü bir akış olarak betimlediği hayat, şiirin toplumsal gerçeklikle olan ilişkisinden doğan eleştirel problemin bozulmuş basit bir versiyonu haline gelir. Mendûr’un -önceleri- eleştiride her şeyi çözümleyen özel metotların olmadığına dair sözleri, şiirde kuramsal eleştiri ya da poetics sözcüğüne karşı dile getirdiği nefret, bu yeni aşamada yansımacılık anlayışına tamamen ters düşer. Zira şiir toplumsal gerçeklikte belli bir tutumun biçimi olduğuna göre eleştirel metot, hem toplumsal gerçekliğin hem de estetik biçimin kapsamlı bir kuramına dayanmak zorundadır. Ancak bu şekilde ikisi de, yollarını birleştirecek temel bir yasa ve estetik biçimi doğduğu kökten ayırt eden tali bir yasa ışığında kavranabilir ve bu şekilde estetik biçimin, üretim ilişkileriyle üretim biçimini salt mekanik bir yansımaya dönüştürmeyen karakteristik özellikleri ortaya çıkmış olur. Zira dilbilimsel, dilsel, yöntemsel ya da Mendûr’un kırklı yıllarda kullandığı diğer adlandırmalara yönelik herhangi bir çaba, bir yandan şiirin gerçeklikle ilişkisini, öte yandan ondan bağımsızlığını yorumlayıp önce şiire toplumsal bir misyon biçerek sonra bu misyonun niteliğini ortaya çıkaran ve herhangi bir şiirin dilsel ilişkileri aracılığıyla bu iki yönün -uygulama düzeyinde- gerçekleşmesi için uğraşan temel bir kurama dayanmadığı sürece bir değeri yoktur. Ancak böyle bir dayanakla kuram, bir yandan eleştirmenin önünü açarken sanatın kendi misyonunu gerçekleştirip araçlarını geliştirmesine yardımcı olur; öte yandan hem eleştirmeni hem de sanattan zevk duyan bireyi, sanatla ve dolayısıyla gerçeklikle yüzleşen bireyin entelektüel zenginliğine bir katkı sağlamayan birbiriyle çelişkili yargılara yol açabilecek zevk dalgalanmalarından korur.

Sosyalizm ve Sosyalizmin Resmî Biçimi

Sosyalist dünyaya yaptığı ziyaretlere, öyle ya da böyle ilgi duyup liderlerine karşı sempati beslediği ve özellikle de reformla ilgili eski düşlerinin büyük ölçüde gerçeğe dönüşüp daha önce yaşama imkânı bulamadığı sosyalist deneyimleri yakından görme fırsatını yakaladığı bir süreçten sonra bu değişen konjonktüre uygun bir biçimde şiir anlayışını ve eleştiri metodunu yeniden düzenlemede gösterdiği -samimi- çabalara rağmen Muhammed Mendûr, büyük bir olasılıkla yansıma kuramının diyalektik temelini tam olarak özümsememiştir.

Mendûr, sosyalist gerçekçiliği, yalnızca Siminov’dan aldığı ya da Sovyetler Birliği’nde Gorki’nin yazılarından esinlendiği resmî biçimiyle tanımıştır. Sosyalist gerçekçiliğin Sovyetler Birliği’nde İbsenin, Mayakovski ve Pasternak’ın şiirinde, İlya Ehrenburg’un romanlarında ve plastik sanat topluluklarının çabalarında ortaya çıkan, Sovyetler Birliği dışında ise Fischer, Lukacs, Garaudy ve diğerlerinin yazılarında somutlaşan daha zengin biçimine gelince; açıktır ki Muhammed Mendûr bu zengin biçim -ya da biçimler- hakkında dişe dokunur bilgilere sahip değildir. Onun anlayışında sosyalist gerçekçilik, ya basit bir iyimserlik ya da basit bir kötümserlik ilintisi olarak kalmıştır. Şairin, mutluluğunun ya da mutsuzluğunun sırrını kendi iç dünyasında değil de çürümüş toplumunda araması, gerçekçi bir şair olması için yeterli olduğu kanaatini taşıyor gibidir. Mendûr’un ifadesiyle, “bu kokuşmuş toplum, şairin çarmıha gerildiği haç gibidir. Genç şairimiz Salâhaddîn Abdussabbûr bu şaire şöyle seslenmektedir:

Ey haçın üzerinde soluk soluğa kalan!
Sorar gibi duruyor haçın
Neden haçsız öldün diye

Bu sosyo-politik çürümüşlük ile onun boğucu karanlıklarını dağıtmaya başlayan reform ışığı, kâh şikâyet ederek hüzünlü, kâh gülücükler saçarak parlayan yansımalarıyla şiir tomurcuklarımızın kara yazgısıdır.” Herhangi köklü bir gerçekçilik standardı açısından böylesi bir iyimserliğin ya da kötümserliğin değeri yoktur. Sosyalist gerçekçilikte sorun, bir iyimserlik ya da kötümserlik sorunu değildir. Asıl sorun bilinç sorunudur; yaratıcının/sanatçının kendi gerçekliğine ve bu gerçekliği estetik açıdan biçimlendirme niteliğine karşı takındığı tutumu daha derin bir kavrayışla tasavvur etme sorunudur. Tutum, -gerçek realizmin penceresinden bakılırsa- şiir dışında bir şey değil, şiirin ta kendisidir. İçerik ya da biçimle ilgili tüm söylediklerimiz, yalnızca bir tür basite indirgeme çabasından başka bir şey değildir. Dahası, bu iki hipotetik terimi kullanmaktan kaçınmak, -en azından kanımca- belki de daha iyi olacaktır.

Gerçekçilik ve Misyona Bağlılık

Serbest şiiri tümüyle “sosyalist gerçekçilik” potasına koyup, sosyalist gerçekçiliği bir görüşe bağlı kalarak bu görüşü ifade etme şeklinde algılayan Mendûr’un sosyalist felsefe anlayışının basitliğinin bir başka yönü ortaya çıkmaktadır. Söz konusu görüş nedir? Bu görüşün, şairin tutumunu belirleyip onun ürününü sosyalist gerçekçiliğe ait olmasını sağlayan toplumsal içeriği nelerden oluşur? Mendûr’un bu sorulara,  bir tür kapalı “toplumculuk”tan başka vereceği bir yanıt yoktur. “Bu toplumculuk, şairin olayların ardından sürüklenip gitmesini değil, aksine insanlığın kaderini müjdeleyip doğru bir seyir izleyen şimdiki zamanın yönelişlerinden hareketle geleceğin yolunu ön görmesini bekler.” Böylece sosyalist gerçekçilik, toplumsal olaylarla bir tür ilişkiye dönüşür. Ancak bu ilişkiye basit bir eklemede bulunulmuştur: “Sosyalist gerçekçilik şairin rolünün, yaşadığımız büyük olaylara yorum getirmekle ya da belli bir görüşe bağlı kalmaksızın bu olayları kat etmekle sınırlı kalmasını istemez. Aksine şairden, yeni devrimimizin felsefesi tarafından belirlenen büyük hedeflerimize doğru öncülük etmesini ister. Sosyalist gerçekçilik, şairden inandığı görüşe cesurca bağlı kalmasını talep ederken, taşıdığı sorumluktan kaçmasını mazur görmez.” Mendûr’un şairden öncülük yapmasını istediği bu büyük hedefler, fiilî uygulamada sosyalist gerçekçilikle pek ilgisi olmayan iğreti bir şeye dönüşüyor. Mendûr’a göre şairin toplum olaylarıyla meşgul olup devrimin büyük hedefleri ışığında bu olaylardan çıkardığı bir görüşe bağlı olması yeterlidir. Fakat bu hedefler bile muğlak ve iğreti durduğu sürece, toplumsal olaylara ilişkin bir görüşe -herhangi bir görüşe- salt bağlı kalmak, bir tür sosyalist gerçekçiliğe dönüşmektedir. Bunun doğal sonucu olarak bünyesinde “serbest şiir hareketi” ile “geleneksel ekol”ü aynı çerçeveye koyan garip bir sentez oluşur ki bu çerçeve ben’in inkârı ya da toplumsal nesnelliktir. “Zira genç şairlerimizde bugün baskın olan yeni yöneliş, gerçekçiliğe, nesnelliğe, sosyalist gerçekçiliğe ya da ben’in inkârı olarak adlandırılabilecek olan yöneliştir. Oysa gerçekte uygulamada bozulmuş olsa da, bu yöneliş gelenekçilerde egemen olan eğilimin dışına çıkmaz. Hedefler ve araçlar açısından geleneksel “toplumculuk”tan farklı olsa da, genç şairlerimizin yönelişleri “toplumcu nesnellik” olarak adlandırılabilir. “Serbest şiir hareketi” ile “geleneksel ekol”ü sadece bir araya getirmek suretiyle birincisini sosyalist gerçekçiliğe dayandırmak, bizzat sosyalist gerçekçilik anlayışını bozup basite indirgemekten başka bir anlama gelmez.

Burada sosyalist gerçekçilik kavramını ele almak niyetinde değilim. Mendûr’un bu kavramı tam olarak özümsememesinin, onun devrim sonrası aşamada eleştirel tutumunun maruz kaldığı paradoksu aşamamasına yol açtığını söylemek yeterli olacaktır. Kuşkusuz gerçekçilik kavramının hakkını teslim etmek ile kırklı yıllar boyunca Mendûr’un şiir eleştirisine ilişkin düşüncelerinin ortaya çıktığı klasik eleştiri söylemlerine inanmayı sürdürmek arasında determinist bir tezat söz konusudur. Diğer bir ifadeyle gerçekçilik anlayışını benimsemek ile yansıma söylemine yakın durmak, Mendûr’un daha önce vurgulamış olduğu her şeyin, yeniden gözden geçirilmesini gerektirir. Buna göre zevk söylemi, kuram, eleştirel metot düzeyinde değerin toplumsal içeriği, dışavurumcu söylem ile bu söylemden ortaya çıkan tepkiler üzerine yapılan vurguyla ilintili tüm hususlar ve şiir anlayışı düzeyinde şairin hayatla ilişkisinin belirsizliği yeni baştan ele alınmak durumundadır.

Mendûr, pek çok değişimle yüzyüze geldiğinde, tüm eleştirel tezlerini gözden geçirmek durumundaydı. Onun bu kaygısı, şiirle ilgili yaklaşımında iyice su yüzüne çıkıyordu.

Muhammed Mendûr (1908-1965), 1952 yılında Mısır’da yaşanan Tem­muz Devrimi’nden sonra, birbiriyle tezat oluşturan iki tutumdan birini seç­mek durumundaydı: Birinci seçenek olarak; uzun sürmesi muhtemel bir dur­gunluk sürecine girip, hem eleştiri söylemlerini hem de değişen gerçekliği tü­müyle gözden geçirecekti. Nitekim Necîb Mahfûz da yaratıcılık düzeyinde aynı şeyi yapmıştı. Devrim’den sonra yıllarca yazmayı bırakmış, bu uzun süre zarfında kendi bakış açısını yeniden derin bir sorgulamaya tabi tutmuş, “Ma­hallemizin Çocukları”ndan sonra önceki aşamada eleştirdiği eski değer­ler dünyası çöküntüye uğradıktan sonra yeni konjonktür karşısında bir tutum be­lirlemişti. İkinci seçenek olarak da, toplumda sosyalizmin filizlenmeye başla­masına paralel olarak yükselen “konjonktüre ayak uydurmak”la yetin­mek durumundaydı. Birinci seçenek, eleştiri arenasından kolay kolay gerçekleşe­meyecek bir uzaklaşmayı gerektiriyordu. Mendûr, Arap Araştırma­ları Enstitüsü’nde devamlı modern edebiyat derslerini veren, kültürel ve edebî dergilere sürekli yazılar yazan biri olarak buna hazırlıklı değildi. Öte yan­dan kültür hayatında ortaya atılmış olan meselelerin kökleşmesinde önemli bir rol üstlenme gereğini hissediyordu. Bu durumda söz konusu rolü ye­rine getirirken, Mendûr’un önünde  “konjonktüre ayak uydurmak”tan başka bir seçenek yoktu. Mendûr, bu seçenekle çift yönlü bir yarar sağlamak ister gi­biydi: Bir yandan eleştiri arenasında kalıp ortaya atılan sorunlarla yüzleş­mek, öte yandan bilimsel uygulamadan yararlanarak eski eleştiri araçlarını, yeni gerçeklerin gereklerine uygun olarak düzenlemeye tabi tutmak. Mendûr için tiyatro ve roman alanında bu işi gerçekleştirmek daha kolaydı; çünkü onun tiyatro ve roman eleştirisiyle ilgili ürünleri, şiirle ilgili olanlarla karşılaştırıl­dığında daha azdı. Ancak Mendûr’un şiir anlayışı ve bu anlayış üze­rine kurulu olan yöntemi bütünüyle gözden geçirmesi, onun açısından zor bir işti. Bir çok nedenden dolayı kendisi buna hazırlıklı değildi. Öncelikle eski yönteminde bir doyma noktasına ulaşmıştı; bu da onu, izlediği yöntemde köklü bir değişikliğe gitmekten alıkoyuyordu. Üstelik çok boyutlu yaşadığı ha­yat döngüsü, böyle bir değişiklik yapması için ona yeterli zaman ya da ze­min imkânı vermiyordu. Daha da önemlisi, toplumcu gerçeklik, hem pratik hem de teorik düzeyde şiir karşısında hep tereddütlü bir görüntü veriyordu. Zira şiir, toplumcu gerçekliği hesaba katmayan söylemlere bağlı her eleştirme­nin deneyiminde kritik bir rol oynayan özel bir tür niteliği taşıyordu. Bu nedenle toplumcu gerçeklik, tiyatro ve romanda olduğu kadar şiirde açık bir varlık gösteremedi.

Öyle görünüyor ki, Mendûr’un kendi yöntemini ve şiir anlayışını “yeni­den düzenleme” çabasının ardındaki temel gerekçe bu gibi nedenlere dayanı­yordu. Mendûr, söz konusu “yeniden düzenleme” çabasında tartışma, göz­lem ya da okuma düzeyinde katkı sağlamakla yetindi. Bu, belki ona ge­çici bir avantaj sağlamış olabilir; ancak sonuçta eleştiri yöntemini istikrarsız bir hale getirerek onu kaygan zeminlere ve çözümsüz tezatlara sürüklemiştir. Da­hası, 40’lı yıllarda şiir anlayışı ve yöntemine ilişkin köklü problemler or­taya çıkmış, daha derin bir istikrarsızlık ortamı doğurmuştur ki bu gerçeği bazı açılardan irdeleyebiliriz.

Şiir ve Ben’in Tepkisi

Mendûr, 40’lı yıllarda şiir nosyonunu, şiirin yaratıcı öznenin hayatla mü­cadele ederken ya da bu hayatın cefasını çekerken ortaya çıkan tepkinin bi­çimlenmesi düşüncesi üzerine kurmuştur. Onun bu şiir anlayışı, romantiz­min sınırları içindedir ve onunla sıkı bir bağ halindedir. Mendûr’un, şiirin yapı­sal yönüne dikkat çekerek basit anlamıyla doğruluk kavramını reddettiği doğ­rudur; ancak kendisi de -sanat alanında romantik dışavurumculuk kura­mını savunanlar gibi- şiirde ifade mekânizmasının ilk tetikleyicisi konu­munda olduğu için “ben’in tepkisi” fikrine sarılmış, eleştirel yargı ölçütünü, söz konusu tepkinin şiirin yapısında görüldüğü ve aynı yapının okuyucuda ben­zer bir tepkiyi uyandırdığı derecede yoğun ve derin olmasıyla ilişkilendirmiştir. Bu nedenle Mendûr, ilk cildi 50’li yılların ortalarında yayınla­nan “Şevkî Sonrası Mısır Şiiri” adlı kitabında şöyle demektedir: “Kuşku­suz şiirsel bakış açısını doğuran, duygusal tepkinin gücüdür. Derin ve açık olan her şiirsel bakış açısı; soğuk, kaba ya da sıradan ifadeden uzak, gü­zel şiir biçimlerini yakalamaktan aciz kalmayacaktır.” Mendûr, aynı söy­lemi, ölümünden bir yıl önce 1964’te yayınlanan “Eleştiri ve Eleştirmenler” adlı kitabında tekrarlamaktadır: “Kuşkusuz kuru felsefî düşünceyi değil de şiir­sel bakış açısını doğuran, duygusal tepki gücüdür.” Mendûr’un sözünü et­tiği “tepki”, kaçınılmaz olarak bireysel bir tepkidir. “Zira lirik şair, bize eşya­nın, insanın ve doğanın ne olduğunu, onun görünürdeki hakikatlerini anlat­maz. Aksine bütün bunlardan ruh sayfasına yansıyan izlenimlerini bize tasvir eder. İşte, oluşumu devam eden ve varlığı haklı bir nedene dayanan lirizmin an­lamı budur. Lirizmin bu anlamdan feragat etmesi, onu unutması ya da ih­mal etmesi çoğu zaman bu şiirin suyunu kurutur.

Bütün bu metinler, eleştirel yargının temelde şiirin ortaya çıkarıp iç dün­yamızda uyandırdığı “derin tepki”ye dayandığını ifade etmektedir. Böy­lesi bir temel, bizi -eninde sonunda- ne olduğunu bilmediğimiz, bütünüyle muğ­lak bir noktaya götürdüğünden yanıltıcıdır. Yanıltıcı olduğu kadar, “tepki” olarak adlandırdığımız bu bilinmezin sosyal muhtevasını da ortaya çıkar­maz. Durum böyle oldukça, izlenimciliğe kapıyı bir kez daha ardına ka­dar açmak gerekir. Bireysel tepkiyi şiirin temeli olarak kabul edersek, şairin ben’inden öte daha geniş anlamlar dile getiren şiir karşısındaki tavrımız ne ola­cak? Şarin ben’i kabuğuna çekilip yalnızca onun özel, eşsiz bireysel tepki­sini dile getirebilir mi, yoksa başka ben’lerle kaynaşıp bireyci değil de top­lumcu bir ben’e dönüşebilir mi? Bu noktada Mendûr, “tepki” sözünden fera­gat ederek ona yakın bir ifade kullanıyor: “Coşku”. Mendûr, “bireyci coşku” ve “toplumcu coşku” olmak üzere iki tür duygunun yeni bir sentezini oluşturu­yor. Bu durumda değerli ve geçerli iki tür şiirle karşı karşıyayız: Roman­tik şiir ve realist şiir. Her ikisi de şiirin olmazsa olmaz varlık nedeni olan coşku ya da tepki üzerine kuruludur. Bütün mesele, toplumsal olaylarla ilgili­dir. Toplumsal olaylar ön plana çıkarak kendini şaire dayatabilir. Bu du­rumda şair, halkının acılarıyla içiçe yaşayacak, “toplumcu coşkun şiir”ini yaza­caktır. Olaylar durulduğunda ise şair, katışıksız terennümüne ya da birey­sel coşkusuna dönecektir. Mendûr, böyle bir sentezle dışavurumcu idealle­riyle neo-sosyalist fikirlerini, Lanson’la Maksim Gorki’yi bir araya getir­mektedir. Aslında Gorki de büyük edebiyatçının, romantizmle realizmi bir araya getirmesinin gereğini vurgulamaktadır. Mendûr, bu sentez yoluyla de­rin bir gözden geçirme işleminden çok, iyi niyet dileklerini dile getiren şu sade ifadeleri kullanmaktadır: “Sonuç olarak; romantizme karşı çıkan yeni ekol­ler ortaya çıkmışsa da, bu ekoller lirik şiir ile onun katışıksız özü sayılan coş­kusal/duygusal karakterini ayıramamışlardır. Zira şiir, hep coşkulu olmak zo­rundadır.

Bu yaklaşım, -üzülerek belirtmeliyiz ki- dışavurumcu kuramın ya da söz konusu kuramın idealize edilmiş ılımlı romantizminin sınırlarından öteye geçmeyen sentezci bir yaklaşımdır. Zira bu bakış açısı, şiiri hipotetik bir dürtü olan “tepki”yle ilişkilendirerek, bu dürtüyü şairin içinde yaşadığı belli ger­çeklikten yola çıkarak estetik açıdan biçimlendirdiği bir tutum belirlemeye götürmemektedir.

Şiir: Coşku mu, Bir Misyona Bağlılık mı?

Yukarıda sözünü ettiğimiz bu sentezci bakış açısında sorun, şu sorula­rın cevabında gizlidir: Eleştirmen şiiri bir coşkunun ifadesi olarak mı görü­yor, yoksa belli bir tutumun yine belli bir toplumsal gerçeklikten doğan este­tik bir biçimi olarak mı algılıyor? Birinci durumda eleştirmen “tepki”ye sığına­rak “zevk”in hakemliğine başvuruyor. İkinci durumda ise şairin, şiirin biz­zat kendisi durumundaki tutumdan başka bir seçeneği yoktur. Eleştirmen, ken­dini şiirin ortaya çıkardığı ya da biçimlendirdiği belli bir toplumsal tu­tumu irdelemeye vermişse, bu durumda toplumsal coşku ile bireysel coşku ara­sında bir anlaşmadan söz edilemez. Aksine, iki tutumun toplumsal gerçek­lik karşısındaki duruşu birbirinden farklıdır. Marksist öğretiyi bulan ya da yansıt­macı kurama sığınan bir eleştirmen nezdinde, amaç ya da değer açısın­dan bu iki tutumu dengelemek mümkün değildir.

Diğer bir problematik, şiirin misyonuyla ilgilidir. Bu misyon sadece bir coşkuyu dile getirmekten mi ibarettir, yoksa olumlu rolü ve toplumsal yü­kümlülüğü var mıdır? Mendûr, şöyle demektedir: “Lirik şiir, tarih sahnesinde hep var olmuştur. Zamanın dalgası, epik ve dramatik şiiri yuttuğu gibi lirik şi­iri yutamamıştır. Lirik şiirin feleğin çarkından kurtulması, bu şiirin insanın coş­kusunu dile getirmek gibi insanın var olmasıyla birlikte ebedileşen insanî bir ihtiyacı tatmin etmesinden kaynaklanmaktadır.” İnsan coşkusunun dile geti­rilmesi ise, bizi bir kez daha “tepki” kavramına götürmektedir. Böylece şiir için, tepkileri ve nefsin acılarını dile getirmekten başka belli bir misyon biç­mek durumunda kalmayız. Bu ise bizi toplumcu gerçekçiliğe yaklaştırmak ye­rine, bizi ondan uzaklaştıran bir anlayıştır. Öyle görünüyor ki, bu noktada Mendûr’u kaygılandıran husus, şiiri taklit çerçevesinin dışına çıkaran romantikle­rin şiir için “nihaî felsefe”yi ortaya koyduklarına olan inancıydı. Ro­mantikler şiiri, şairin bireysel coşkusunun ifadesi olarak görüyorlardı ve ro­mantizmden sonraki bütün ekoller bu felsefenin özünü değiştirememişlerdi. O halde şiirin nihaî felsefesi ortaya konulduğuna göre, değiştirecek bir şey yoktu. Mendûr’a göre, nihaî felsefesi ortaya konmuş olan romantizmle top­lumcu gerçekçilik arasında bir sentez oluşturup toplumsal coşkuyu bireysel coş­kuya katmak, böylelikle söz konusu nihaî felsefenin özünü değiştirmeden ko­rumak gerekiyordu. Bu, güzel bir temenniden, ulaşılması imkânsız bir serap­tan öteye geçemez. Zira hiç bir sanatın felsefesi nihaî olamaz. Hiç bir akım, sanatın nihaî felsefesini ortaya koyamaz. Örneğin; varoluşçuların, Mark­sistlerin ya da T. E. Hume, Eliot, Ezra Pound gibi neo-klâsik yazar ya da şa­irlerin, gerek yaratıcılık gerekse kuramsal düzeyde romantiklerin şiir için or­taya koydukları “nihaî felsefe”nin özünü değiştiremediklerini söyleyeme­yiz.

Şiirin temel görevi, şiiri muğlak bir tepkiye götüren coşkunun ifade edil­mesinden ibaretse; bu durumda şiiri basitlik ve duygusal patlamayla eş tu­tup olgunluk, denge, hatta kültür ve bilinçle tezat olarak kabul etmek kaçınıl­maz olur. Böylece şiir, dengeli bir deneyimin değil de fokur fokur kaynayan duy­guların yeterli olduğu toy delikanlılık döneminin ürünü haline gelmiş olur. Öykü ise -şiirin aksine- olgunluk ve denge döneminin ürünü haline ge­lir. Bu yüzden Mendûr, İbrahim Abdulkadir el-Mâzinî’nin edebi hayatına şair ola­rak başladığını, olgunlaştıktan sonra öyküde karar kıldığını düşünür. Mendûr, şu sözlere yer verir: “Eleştirmenlere göre şiir, gençliğin ürünüdür, ha­yata dair derin bir bilgi, deneyim gerektirmez. Oysa öykü, olgunlaşmanın ürü­nüdür.”  Mendûr, bu hipotetik söylemini başka bir yerde de vurgular: “Eleş­tirmenler geçmişte söyledikleri gibi bugün de öykünün olgunlaşma ürünü olduğunu düşünmektedirler. Toy delikanlılık çağındaki kişinin, örneğin şiir ve müzik alanında sivrilebildiği halde, aynı beceriyi roman ya da kısa öy­küde gösterdiği nadirdir.

Değişken Tepki

Bu yargılara karşı, kusurlu taraflarını lanse etmeden yumuşak bir tavır ta­kınmak durumundayız. Bunları, ısrarla tepkinin altını çizen ve şiir faaliyeti­nin tamamen şiirin alevli ateşiyle ilişkilendirilmesinden kaynaklanan sonuç­lar olarak kabul ettiğimiz sürece işimiz kolaylaşır. Tarih sahnesinde şiir hep in­san coşkusunu ifade etme ihtiyacını karşılamak için var olduğuna göre ve bu ihtiyaç delikanlılık çağında tetiklendiğine göre; şiirin derin bilgiden uzak ba­sit bir duygu patlaması şeklinde gençliğin fırtınalı infial dönemleriyle ilişkilendirilmesinde bir sakınca yoktur. Ancak şairlerin yaşadıkları anın eğilimle­rinden yola çıkarak geleceği keşfetme isteklerinden sonra Mendûr’un bu bakış açısı nedeniyle kendisiyle çelişmesine fazla itibar etmeyeceğiz. Önemli olan, tepki kavramı üzerindeki ısrarının, katışıksız lirik şiirde “orga­nik birlik” kavramıyla ilişkili başka bir kaygan zemine götürdüğünü görmek­tir. Bu kavram, şiirin organik birliğinin Aristocu olmayan biçimlerinin ya da Clinth Brokes gibi bir eleştirmenin deyimiyle en basit lirik şiirde bile gizli olan dramatik unsurun irdelenmesini ifade etmektedir. Mendûr, bütün bunları göz önünde bulundurmak yerine, değişken tepkiyle ilgili gözde anlayışıyla çeli­şen statik bir organik birlik anlayışına sığınmaktadır. Bu da takındığı tavrı daha da istikrarsız hale getirmektedir. Lirik şiir -Mendûr’un deyimiyle- duygu patlaması ve “statik belli bir düzen olmaksızın duygu ve düşüncelerin çağ­rışımı” üzerinde kurulu olduğuna göre, lirik şiirde organik birlik hemen he­men yok gibidir. “Bu organik birlik, günümüzde Realist şairler olarak bili­nen genç şairlerimizin bir çok şiirinde gördüğümüz gibi, giriş, gelişme ve so­nuç bölümleri olan tematik şiirlerde görülmektedir. söz konusu şairlerden her biri, döneminin ya da toplumunun herhangi bir sorununa çözüm getiren bir kısa öykü ya da dramayı şiirlerinde tema olarak işlemektedirler.

Mendûr bu görüşü, derin bir kanaat taşıdığının sinyalini verecek şe­kilde bir kez daha vurgulayarak şöyle demektedir: “Organik birlik yalnızca ti­yatro, roman ve kısa öykü sanatları gibi tematik edebî sanatlarda söz konusu­dur. Şiirde ise organik birlik, -daha önce belirttiğimiz gibi- şiirin bir kısa öykü ya da kısa drama üzerinde kurulu olduğu realist nitelikli tematik şiir için ge­çerli olmalıdır. Katışıksız lirik şiire, yani coşkun şiire gelince; dizelerinin dizili­şinde herhangi bir yer değiştirme imkânı vermeyen bu tür bir birliği şair­den istemek ona yapılacak en büyük haksızlık olur. Mendûr’un, lirik şiir açı­sından organik birliği reddetmek suretiyle kaçma çabası içinde olduğu problematik, bir taraftan lirik şiirin yegâne temeli olduğu gerekçesiyle “tepki” kavramı üzerindeki ısrarından, diğer taraftan şiirde organik birlik kavramına yak­laşımından kaynaklanmaktadır. Mendûr’un anlayışındaki “tepki” kav­ramı, dış dünyanın baskısını temsil eden bir dürtü ya da uyarıcı sonucunda, dışa dönük bir fırtınaya daha yakın bir benzerlik taşımaktadır. Bu fırtına, kışkır­tıcı unsurlar ile söz konusu unsurlarda bizzat var olan tetikleyici dürtü­den güç almaktadır. Şiirdeki organik birlik anlayışına gelince Mendûr, belli bir Aristocu tasarıma başvurarak söz konusu birliği, belli bir biçimden olu­şan; giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle sınırlanan ve Aristo’nun Poetika’sında bizzat ifade ettiği gibi parçalar arasında mantıksal bir ilişkiyle karakterize edilen basit bir “olay örgüsü”yle ilişkilendirmektedir. Tepki kavra­mıyla organik birlik arasında bu şekilde bir tezat oluştuğuna göre, birini ya­şatmak için ötekinin Mendûr tarafından kurban edilmesi kaçınılmazdı. Özel­likle ötekinin -yani tepkinin- terk edilmesi ya da ihmal edilmesi zor ve topyekün tercih edilen bir konumda olması Mendûr’u buna sevk etmiştir. Mendûr’un da yakınlaşma çabası içinde olup eleştiri pratiğinden yararlandığı toplumcu gerçekçiliğin kavramları ışığında, 40’lı yılların klâsik eleştiri söylemle­rinin derinlemesine irdelenmesiyle sorun aşılabilirdi. Ancak Mendûr, inceleme imkânı vermeyen bir eleştiri pratiğinin döngüsünde kolaycı­lığa kaçarak “tadilat” yapmakla yetinmiştir. Bu da onu romantik akı­mın, şiirin “nihaî felsefesi”ni ortaya koyduğunu kabul etme yanlışına sürüklemiş­tir. Oysa bu felsefe dahi, gerek kapitalist gerekse sosyalist değerler dünyasında ortaya çıkan post-modernizm kavramlarının hipotetik “tepki” söyle­mini ortadan kaldırdığını kabul etmiştir. Dahası, söz konusu felsefenin ken­disi, yapısal şiir çözümlemesinin verileri doğrultusunda, şiirdeki organik bir­liğe olan basit yaklaşımını yeniden düzenlemeye tabi tutmuştur.

Şiir ve Şiirin Misyonu

Mendûr’daki eleştiri problematiği, şiirin fonksiyonel yönünü onun “içe­rik/öz/biçem” kavramı çerçevesinde tartıştığımızda daha da su yüzüne çı­kar. Dikkat etmemiz gereken nokta şudur ki, gerçekçi olan her sanat anlayışı, içe­rik ile biçimi birbiriyle ilişkilendirmiş, birinin ötekinden aslında yalnızca teo­rik soyutlama bakımından farklılık gösterdiği diyalektik bir etkileşim ola­rak görmüştür. Bu temelden yola çıkarak Ernst Fischer’la birlikte şu ifadeleri ses­lendirebiliriz: “Bir konu, ancak sanatçının tutumuyla içerik aşamasına yükse­lebilir. Zira içerik, yalnız sanatçının ne sunduğunu değil, nasıl sundu­ğunu, ne derece toplumsal ve bireysel duyarlıkla sunduğunu ifade eder.” Mendûr da şu ifadeleriyle buna yakın bir anlam gütmektedir: “Gerçekçilikte asıl gösterge, edebiyatçının ya da sanatçının gerçeğe kattığı “içerik”tir. Başka bir ifadeyle sanatçının söz konusu gerçeğe bakış açısıdır; onun konusu için seçtiği sanatsal biçim aracılığıyla bize telkin ettiği yargıdır.

Bu tür bir şiir anlayışını yorumlarsak diyebiliriz ki şiirin içeriği, şairin, şi­iri biçimlendirirken ortaya çıkan tutumudur. Biz, şiirin içeriğiyle bir şiiri diğe­rinden ayırt edebilir, şiirin nihaî tutumuyla da bir şiir akımını diğerinden ayı­rabiliriz. Burada sözü edilen tutum, mutlaka belli bir toplumsal gerçek karşı­sında takınılan tutumdur. Ancak Muhammed Mendûr yeniden devreye gire­rek, çirkin ya da saçma niteliğini taşıyan bir konuda yazılan bir şiirin şiir sa­yılamayacağı konusunda görüşbirliği olduğunu ifade eder ve sözlerini şöyle sürdürür: “Ancak şairin betimlediği şeye estetik kazandırması, estetiği insa­nın içini titretecek ya da güzellik duyusunu tatmin edecek şekilde işlediği konu­dan çekip çıkarması durumunda iş değişir.” Bu sözler bizi şairin estetik tu­tumu açısından “içerik” kavramından, dişe dokunur yarar sağlamayan izle­nimci/empresyonist bir temel üzerinde kurulu olan başka bir muğlak estetiğe götü­rür. Öte yandan Mendûr, başka bir bağlamda şöyle der: “İçerik açısından şiir öncelikle ve nihaî olarak doğanın, şairin benliğine, yaşadığı topluma ve bu toplumun hayatına karıştığı söz konusu coşkunun, kaynağı ne olursa olsun şai­rin coşkusunun ifadesidir.” Yani “içerik” bazen şairin bakış açısı ya da tu­tumu haline gelirken bazen tema, bazen de şairin coşkusu haline gelebilir. Bü­tün bu “içerik”ler arasındaki fark, ciddi boyuttadır. Bu, şiirin misyonunu do­kunduğu her şeyi katışıksız bir estetiğe dönüştüren bir coşkuyu ifade eder hale getirme ile bu misyonu bir tutumun biçimlendirilmesine dönüştürme ara­sında var olan ciddi farkı gösterir. Söz konusu farklılık, Mendûr’un yansıt­macı kuramdan faydalanarak onu, Marksist gerçekçilikten şiirle ilgili eski dışavu­rumcu yaklaşımına taşıma çabası sonucu, onun zihninde şekillenen dualitenin ipucunu vermektedir. Aynı dualite, Mendûr’un hayatının sonuna ka­dar edebiyata, “edebiyat, duygusal tepkiler ya da estetik duygular meydana ge­tirerek içimizde uyanan her şeydir.” şeklinde bir tanım getirme nedenini de açıklamaktadır. Bu, Mendûr’un yazdığı son makalelerden biri sayılan ideolo­jik eleştiriyle ilgili makalesinde izlenimcilik ile Lanson’un edebiyat tanımını ne­den yan yana koyduğunu da göstermektedir. Mendûr, aynı makalede edebiya­tın hayattan, hayatın sorunlarından ve hayat mücadelesinden kaçmaya meydan vermeyen toplumsal misyonundan da söz etmektedir.

Kaynak: el-‘Arabî, Kasım 2001, sayı: 516, ss. 76-81.

Muhammed Mendur

Muhammed Mendur



Kategoriler:Yazı

Etiketler:, , , , , , ,

2 replies

  1. Çok faydalı olmuş hocam elinize saağlık

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: